Diderot etkisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diderot etkisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2025 Cuma

Siyah Mantom

 

Diderot’un kırmızı robdöşambrı ile yaşadıklarını kaleme aldığı “Eski Robdöşambrımdan Ayrılmamın Pişmanlıkları” başlıklı makalesini bilirsiniz. Bilmeyenler şu yazımı okuyabilirler. Yine de yazıyı okumaya üşenenler ve konuyu hemen öğrenmek isteyenler için özet geçeyim:

Diderot, dönemin imparatoriçesi için çalışmaya başlar ve yüklü bir maaş alır. Yüklü maaşını aldıktan sonra yaptığı ilk işlerden biri kendisine yepyeni kıpkırmızı bir robdöşambr almaktır. Gıcır gıcır robdöşambrını giyip çalışma masasına oturan Diderot kısa bir süre sonra çalışma odasından rahatsızlık duymaya başlar. Çünkü çalışma masası eskidir, çalışma koltuğu eskidir, çalışma odasındaki her şey eskidir. Oysaki üzerindeki kıpkırmızı robdöşambr yepyenidir. Bu yüzden ortada ciddi bir tezatlık hisseden Diderot, çalışma odasında eski ne varsa hepsini yenileriyle değiştirmeye başlar. Amacı, odasındaki eşyaları yepyeni robdöşambrına uydurmaktır. Bu yenileme işi Diderot’a pahalıya patlar ve elinde avucunda ne varsa harcayıp bitirir. Bunun sonucunda Diderot, literatüre geçmiş şu ünlü sözünü söyler: “Eski robdöşambrımın efendisiyken yenisinin kölesi oldum.” Diderot’un içine düştüğü bu tüketim sarmalı literatüre Diderot etkisi olarak girer.

Diderot’un kırmızı robdöşambrı ile yaşadıklarına benzemese de “eşyanın kölesi olmak” noktasında Diderot’un yaşadığıyla benzer bir eşya hikâyemi bu yazımda anlatmak istedim. Siyah mantomla yaşadıklarımı…

Onu yıllardır Kadırga Yokuşu’ndaki gotik eşyalar satan küçük bir dükkânın önündeki cansız bir mankenin üzerinde görüyordum. Bu dükkân bazen uzunca bir süre kapalı kalıyor bazen de açılıyordu. Dükkânın sahibi bu konuda kafasına göre takılıyordu. Bu yüzden dükkânın açık olduğunu, siyah mantolu mankeni dışarda gördüğüm zaman anlıyordum. Bu mantonun siyah kaşe ve yün karışımlı kumaşı, göğüs kısmında üç adet büyük deri siyah yuvarlak düğmeleri, bilek kısmına doğru genişleyen İspanyol kolları, kolları ile yakasının etrafını ve düğme kayışlarını çevreleyen siyah güpür aplikeleri, sırt kısmında siyah saten ipten kurdelesi ve kurdelenin çapraz geçirilip bağlanmasını sağlayan iki sıra hâlinde alt alta üç adet metal tokası vardı. Bu siyah manto, yıllardır aynı cansız mankenin üzerinde yokuştan geçen onca arabanın egzozuna ve kentin kirli havasına maruz kalmış olmasına rağmen sapasağlam duruyor, gotik çekiciliğinden hiçbir şey kaybetmiyordu. Bu çekiciliğe daha fazla kayıtsız kalamadım ve bir gün onu satın almaya karar verdim.

Evet, buraya siyah mantonun görselini bilerek koymadım. Çünkü bu siyah mantoyu okuyucunun, zihninde kendinin canlandırmasını istedim. Bu yüzden en az bu siyah manto kadar gotik olan Morticia Addams'ı buraya koymayı uygun gördüm=)

Dükkânın sahibi mankenin üzerinden bedenime (neyse ki) uygun olan mantoyu çıkarıp bana verirken, “Sonunda sahibini buldu,” dedi. Aslında dükkâna girerken bu mantonun paketinden çıkmamış bir eşi daha olduğunu ummuştum fakat dükkânda bu mantodan sadece bir adet olduğunu, onun da mankenin üzerindeki yıllara meydan okuyan bu manto olduğunu öğrendim. Bu yüzden mantoyu almakta biraz tereddüt ettim. Çünkü her ne kadar manto sapasağlam dursa da yıllardır kentin kirli havasına, egzoza ve kim bilir daha nelere şahitlik etmişti. Spiritüel biri olarak mantonun yüklenmiş olabileceği olumlu ya da (daha çok) olumsuz her türlü enerji bir anda aklımdan geçiverdi. Fakat bu tereddüdüm, dükkânın sahibinin sanki mantodan bir an önce kurtulmak istiyormuşçasına mantoyu paketleyip bana vermesiyle son buldu. Artık mantodan vazgeçemezdim. Çünkü adam mantoyu mankenden çıkarmış, paketlemiş yani emek harcamıştı. Adamın bu çabasının karşılığını mantoyu satın alarak vermeliydim. Bu sırada Tüketici Davranışları derslerimde yeri geldiğinde atıf yaptığım ve kısaca “iyiliğe iyilikle karşılık vermeye motive olmayı” ifade eden ikna tekniklerinden biri olan karşılıklılık prensibi aklıma geldi fakat ne de olsa terzi kendi söküğünü dikemezdi. Lanet olsun şu karşılıklılık prensibi diye aklımdan geçirdim ve mantoyu satın alıp dükkândan çıktım.

Eve geldiğimde ilk işim mantoyu yıkamak oldu. Mantoyu sterilize ederek ona yüklenmiş yıllanmış enerjiyi arındıramayacağımı düşünüyordum ama yine de üzerindeki fiziki kalıntıları (koku, toz vb.) arındırmak bir bakıma içimi rahatlatacaktı. Mantoyu yıkadıktan sonra açık havada kuruttum. Ertesi gün kurumuş mantoyu giyerek dışarı çıktım. Açık havadan olsa gerek manto üzerimdeyken herhangi bir koku hissetmemiştim. Fakat dolmuşta yanıma oturan kadın bir bana bir de mantoya uzun uzun bakıp eliyle burnunu kapatıp garip homurtular çıkarınca burnumu mantoya yaklaştırdım ve yıllar önce Louvre Müzesi ziyaretimde camekânın içinde gördüğüm Ptolemaios dönemine tarihlenen (MÖ 332-30) Mısırlı bir mumyanın kokusuna benzer bir koku duyumsadım. Tüylerim diken diken oldu. Tıpkı mumyanın camekândan taşan ürpertici kokusunu duyumsadığımda olduğu gibi ürperdim. Bir an önce ineceğim durağa varıp dolmuştan kendimi atmak istedim. Sanki bu ürpertici koku tüm dolmuşa yayılacak, herkesin gözü bana çevrilecek, insanlar bu kokudan kurtulmak için üstümü başımı parçalayacak gibi hissettim. Normalde kentte arabayla bir yerden bir yere ulaşmak çok kısa sürse de o gün ineceğim durağa varmak sanki bir yıl gibi geldi. Sonunda durağa vardık ve dolmuşta başka bir boş yer olmamasına ve elinde yükler olmasına rağmen yanımdan kalkıp yolculuğuna ayakta devam etmekte olan kadının dik bakışları ve homurtularını ardımda bırakarak dolmuştan kaçarcasına indim.

Eve her geldiğimde koştur koştur yanıma gelen, beni koklayarak bana öpücük konduran kedim Tılsım o gün beni öpmek şöyle dursun yanıma bile yaklaşmadı. Hatta manto üzerimdeyken sanki bana garip garip bakmış, mantoyu çıkardığımda dahi bu garip ve uzun bakışlarını sürdürmüştü. Bu durum beni daha da ürpertmişti (ne de olsa son derece spiritüel varlıklar olduğunu düşündüğüm kedilerin her zaman doğru bir bildikleri vardır). Tılsım’ın bu davranışlarının da etkisiyle mantonun ürpertici kokusundan evdekilere de bahsettim. İki saat boyunca yıkanmış olmasına rağmen çıkmayan bu “tanımlayamadığım” ürpertici kokuyu duyumsaması için annemden mantoyu koklamasını istedim. Kokuyu duyumsayınca annem, “Ee nolacak kızım! Yıllardır o izbe dükkânın içinde kapalı kala kala rutubet sinmiştir. Tekrar yıkayalım geçer,” dedi. Annemin rasyonel açıklaması içime su serpti çünkü spiritüel ben, çoktan mantonun mumyanın ürpertici kokusuna benzer inatçı kokusu ve dükkân sahibinin mantodan kurtulmak istercesine aceleci tavrını bunca yıl izlediğim korku filmi senaryolarıyla birleştirmiş ve mantonun lanetli olduğuna karar vermiştim. Bir anda bu lanet senaryolarını bir kenara bırakıp mantoyu ikinci kez yıkadım.

Ertesi gün kuruyan mantoyu kokladığımızda yine aynı ürpertici kokuyu duyumsadık. Bu sefer annem de gözüme biraz işkillenmiş gibi görünüyordu. “Allah Allah! Hâlâ çıkmamış bu koku. Koyun yününden mi ördüler ne yaptılar acaba?!” dedi annem. “Derisinin kokusu olabilir mi? Ya da rutubet hâlâ çıkmamış olabilir,” diye ekledi babam. Bense rasyonel sayılabilecek bu olası sebeplere hiç de yakın değildim. Lanet senaryosuna ışık hızıyla dönmüştüm. Üzerime bir kere giydim. Bu lanet bana bulaştıysa… Ürpertici koku vücuduma sindiyse ve hiçbir zaman çıkmazsa?!... gibi türlü türlü düşünceler aklımdan geçerken annemin sesiyle kendime geldim. “Karbonatlı suya basalım, bir gece kalsın suda. Sonra makinede sıkmaya alırız. Rutubet böyle geçiyormuş,” dedi annem. Google amca sağ olsun, her türlü bilgi mevcut… “Tamam bir de öyle deneyelim,” dedim. Yeter ki şu mumya kokusu çıksın gitsin…

O gece rüyamda sırtımdan kancalarla asıldığım, Koku: Bir Katilin Hikâyesi filmindeki Jean-Baptiste Grenouille gibi herkes tarafından dışlandığım, Labirent filmindeki Sonsuz Pis Koku Bataklığı içine düşerek sonsuza kadar pis kokmakla lanetlendiğim ve The Nun filmindeki korkunç rahibe formunda içinde insan olmayan siyah bir manto tarafından kovalandığım kabuslar gördüm. Sabah ter içinde uyandığımda hava almak ve kendime gelmek için koşa koşa balkona çıktım. Balkonda ilk gördüğüm, çamaşır ipinde kurumakta olan siyah mantoydu. O an mantoyu atmak hatta yakmak istedim. Manto sadece dünya aleminde değil rüyalar aleminde de beni rahat bırakmamıştı. Kaç gündür hem uyanık hem de uykudayken psikolojimi bozmuştu. Onu defalarca farklı tekniklerle yıkarken fiziki, kokusu yüzünden tuhaf bakışları üzerime çekerek hatta onun yüzünden kabuslar görerek psikolojik eziyet çekmiş, resmen onun kölesi olmuştum. Oysaki eski mantom öyle miydi?! O her zaman beni sıcak tutar, mis kokardı. Kötü bakışları ve homurtuları üzerime çekmez, güzel kumaşıyla hayranlık uyandırarak bana övgüler aldırırdı. Hem bana da çok yakışıyordu.

Eski mantomun efendisiyken yenisinin kölesi oldum. Diderot, seni bu noktada çok iyi anlıyorum diye aklımdan geçirirken bir hışımla mantoyu çamaşır ipinden çekip aldım. Tam çöpe atmak için mantoyu dertop ederken mantonun eski mumya kokusundan eser kalmadığını fark ettim. Mantonun her yerini kedi gibi detaylıca kokladım. Eski kadim ve ürpertici kokudan eser yoktu. Manto elimdeyken Tılsım yanıma geldi. O da mantoyu kokladı. Artık mantodan uzak durmuyor, herhangi bir eşyayı kokladığı gibi onu kokluyordu. Tılsım’ın mantoya yaklaşması ve onu koklaması içime su serpmişti. Sanki mantonun üzerindeki lanet kalkmıştı. Bir anda içimdeki sıkıntı yok oldu. Mantomun yere düşen siyah saten ipini alıp sırt kısmındaki metal tokalara geçirmeye başladım. Bu sırada sırtımdan kancalarla asıldığım kabusumu anımsadım. Sevgili bilinçaltım, sen gerçekten de değme senaristlere taş çıkartırsın diye aklımdan geçirdim. Mantomu büyük bir hevesle üzerime giydim. Biraz sonra annem geldi, “Hâlâ koku var mı?” diye sordu. “Kokla bak, hiç koku kalmamış,” dedim. “Demek ki karbonatlı su işe yaradı. Rutubeti gitmiş bak,” dedi annem.

Mantodan giden rutubet mi yoksa lanet mi bilemem. Ama bildiğim bir şey var. O da artık siyah mantomun kölesi olmadığım=)

22 Temmuz 2023 Cumartesi

Her Yer Crocs!

Crocs, bir terlik markası. Ona yönelik tutum konusunda tüketiciler genel olarak iki gruba ayrılır. Bir tarafta “Bu tuvalet terliği görünümlü kaba saba şeye bu kadar para verilir mi yaa?!” tayfası. Diğer tarafta ise “Aşşırıı rahat, bayılıyorum, artık her yerde bunu giyiyorum,” tayfası. Şimdilik ilk tayfa olan “…bu kadar para verilir mi yaa?!” diyenlere bir virgül koyuyorum. Zira birazdan bunun ardındaki psikolojik sebebe ilişkin görüşlerimi paylaşacağım.

Bu yazının konusu Crocs’un rahatlığı ya da kalitesi değil. Bu nedenle muadilleriyle ya da çakmalarıyla kalite ve rahatlık açısından bir karşılaştırma yapmayacağım. Evet, böyle bir yazı yazma fikrimi tetikleyen belki de tatilde hemen hemen herkesin ayağında bu terlikleri görmemdir. Fakat asıl motivasyonum, Crocs süsleri diye pazarlanıp satılan terlik süsleridir. Hayalî karakterler, meyveler, çiçekler, parlak taşlar vb. aklınıza gelebilecek pek çok figür, Crocs’un üzerindeki deliklere uygun bir boyutta üretilip Crocs terlikleri süslemek için satılıyor. 

Crocs ve süslerine bir örnek


Eğer bir Crocs kullanıcısıysanız muhtemelen bu süslerden alıp terliğinizi süslemeden kendinizi rahat hissedemeyeceksiniz. Bilakis, bir eksiklik hissi içinde olacaksınız. Zira tatilde gözlemlediğim, söz konusu süslerin satıldığı stantların önündeki “Crocslu” kalabalık, bu çıkarımlarımı destekliyor. Dolayısıyla bu süsleri önemli bir pazarlama fikri olarak ele alıp değerlendirmek mümkün. Öte yandan benim ilgimi çeken asıl unsur, Crocs süslerini satın almadan Crocs’unu ve kendisini “eksik” hisseden tüketici davranışı. Bu davranış, psikolojik bir etki olan Diderot etkisiyle ilişkilendirilebilir. Pazarlama açısından ele alındığında kısaca, yeni bir ürünün tüketiciyi o ürünü tamamlayan diğer ürünleri satın almaya itmesi ve böylece tüketicinin bir tüketim sarmalı içinde kendini bulması olarak ifade edilebilen Diderot etkisiyle ilgili detaylı bilgi almak isteyenler, konuya yönelik daha önceden yazdığım ilgili yazımı okuyabilirler.

Crocs süslerine dönecek olursak, Diderot etkisi altındaki bir Crocs kullanıcısının bu süsleri satın almadan kendini tamamlanmış hissedememesi muhtemeldir. Hatta söz konusu etkinin şiddeti arttıkça Crocs kullanıcısı, Crocs üzerindeki tüm delikleri doldurma yönünde bir satın alma davranışına yönelebilir. Tatilde gözlemlediğim bir vaka tam olarak bu yöndeydi (evet, bir tür mesleki deformasyon içinde olduğumu itiraf ediyorum. Tatildeyken bile insanları tüketim davranışları açısından gözlemlemekten kendimi alamadım=)). Elindeki süsleri yeterli bulmayan bir kullanıcı, “Ama bunları da (terliğinin üzerindeki deliklerden bahsediyor) doldurmam lazım, şunlardan da alayım,” şeklinde cümleler kuruyordu. Öte yandan Diderot etkisi altındaki bir Crocs kullanıcısı için Crocs süsleriyle terliğin üzerindeki tüm delikleri doldurmak yeterli olmayabilir. Crocs kullanıcısının Crocs’una uygun çanta, kıyafet, aksesuar vb. pek çok ürünün satın alımıyla tüketim sarmalı derinleşebilir.

Yazımın başında “Bu tuvalet terliği görünümlü kaba saba şeye bu kadar para verilir mi yaa?!” yönündeki tutum ifadesine bir virgül koymuştum. Bu tutuma bir cevap niteliğinde olacağını düşündüğüm iki kavramdan bahsetmek isterim: Chivas-Regal etkisi ve gösterişçi tüketim. Chivas-Regal etkisi tüketici davranışı açısından ele alındığında pahalı olanın kaliteli olduğu yönündeki algıyı ifade eder. İsmini, alkollü içecek markası Chivas-Regal’in pazarlama stratejisinden alır. Zira marka, piyasaya ilk çıktığında istediği satış oranını yakalayamaz. Daha sonra satış fiyatını iki katına çıkarıp raflarda yer aldığında satışları bir anda artar. Her ne kadar markanın satışlarının arttırmasının tek sebebi artan satış fiyatına bağlanamayacak olsa da literatürde “yüksek fiyat=yüksek kalite” algısını ifade etmek için Chivas-Regal etkisi ifadesi kullanılmaya başlanır. Crocs’a yönelik tüketici davranışının sebeplerinden biri Chivas-Regal etkisine bağlanabilir. Tüketici, “Bir kauçuk bu kadar para ediyorsa demek ki çok kalitelidir,” şeklinde bir çıkarım yapıp Crocs satın alıyorsa Chivas-Regal etkisi altında demektir (tabii ki psikolojik anlamda, burada bir sarhoşluktan bahsetmiyorum=)). Öte yandan statüsünü göstermek için sembolik bir tüketim yapıyorsa, temel motivasyonu rahatlık ve kalite değil de Crocs’u satın alma gücü olduğunu göstermekse (örn. “Crocs giyiyorum ezikler, çekilin yoldan” gibi düşünceler içinde Şahika Koçarslanlı egosuyla hareket ediyorsa=)) bu tüketicinin gösterişçi tüketim içinde olduğu ifade edilebilir. Gösterişçi tüketimle ilgili detaylı bilgi almak için konuya yönelik daha önceden yazmış olduğum ilgili yazımı okuyabilirsiniz.

Gösterişçi tüketimin daha çok gelişmekte olan ülkelerdeki tüketiciler tarafından yapıldığını belirtmek isterim. Gösterişçi tüketim eğilimindeki tüketiciler, kendilerini ifade ve ispat etmek için marka logosu gösterme hazzı ve ihtiyacı içinde olurlar. Bu açıdan giyim ürünleri, kendilerini ifade edebilecekleri ve statülerini aktarabilecekleri en önemli gruptur. Zira bu ürünler, herkes tarafından gözlemlenir. Gösterişçi tüketimciler, gerçekte çok rahatsız edici ve dahası “çirkin” bulsalar dahi sırf “gösteriş” yapmak için bir ürünü kullanmayı tercih edebilirler. Onlar için önemli olan ürünün rahatlığı, şıklığı ve kalitesinden ziyade pahalı olmasıdır. Ürünün pahalı olmasını kalitesiyle ilişkilendirebilseler de (bir tür Chivas-Regal etkisi gibi) daha çok gösteriş yapmak için kullanırlar. Bu noktada pahalı ürünün asıl işlevi, onlar için toplumda saygınlık kazanmak ve aslında sahip olmadıkları bir imajı yansıtmaktır. Crocs kullanıcılarına dönecek olursak ürünün rahatlığı, kalitesi vb. özellikleri için ürünü kullananları hariç tutarsak gösterişçi tüketim ya da sembolik tüketim sebebiyle de Crocs satın alabilecek olan tüketicilerin olabileceğini söylemek mümkün.

Crocs demişken fonetik açıdan benzerliği sebebiyle olsa gerek birden aklıma azalarak bitmesini umduğum “Crop modası” geldi! Bu da bir sonraki yazımın spoiler’ı olsun o zaman=)

4 Ağustos 2021 Çarşamba

Diderot Etkisi Üzerine

Bir önceki yazımda terastaki salıncak hikâyesinden bahsetmiştim. Bu yazımda ise terasa alınan salıncak ve sonrasında yaşananları Diderot Etkisi kavramı çerçevesinde ele alacağım. Tabii öncelikle Diderot Etkisi kavramının ne demek olduğunu, Diderot’un ropdöşambırı ile yaşadığı hikâye üzerinden kısaca anlatalım.

Aydınlanma Çağı’nın en önemli kişilerinden biri olan ünlü Fransız düşünür Denis Diderot’un, maddi açıdan oldukça zorlandığı bir dönemde kütüphanesi Rus İmparatoriçesi tarafından satın alınır ve imparatoriçe Diderot’u, kütüphanecisi olarak işe alır. Hatta 25 yıllık maaşını peşin olarak Diderot’a verir. Bu sebeple Diderot’un eline yüklü miktarda para geçmiş olur. Ve böylece Diderot’un literatüre Diderot etkisi kavramının girmesini sağlayacak olan eski eşyalarından kurtulma serüveni başlar. Nasıl mı? Diderot eline geçen bu yüklü miktarda parayla ilk olarak pahalı bir kırmızı ropdöşambır alır. Sonrasında çalışma odasındaki eskimiş eşyalarıyla bu pahalı kırmızı ropdöşambırın uymadığını, tezat oluşturduğunu fark eder ve başlar eski eşyalarını yenilemeye. Amaç, çalışma odasının tümüyle pahalı kırmızı ropdöşambıra uygun hale gelmesini sağlamaktır. Eşyalarını yenileriyle değiştirdikçe değiştiren Diderot, sonunda parasını tümden harcar ve hatta borçlu duruma düşer. Sonrasında bu durumdan büyük bir pişmanlık duyan Diderot, şu ünlü sözlerini Eski Ropdöşambırım için Pişmanlık isimli makalesinde şöyle dile getirir: “Eski ropdöşambırımın efendisiyken yenisinin kölesi oldum!”

Kırmızı ropdöşambırı içinde Denis Diderot

Diderot’un yaşadığı bu olay, literatüre Diderot etkisi kavramının girmesini sağlamıştır. Diderot etkisi kısaca, yeni alınan bir eşyanın eskiler içinde göze battığını, bu nedenle söz konusu yeni eşyayla uyumlu olacak yeni eşyaların satın alınmasına yol açtığını ifade eden bir etkidir. Örneğin yeni bir manto aldınız diyelim. Bu manto, beraberinden mantoya uygun bir şapka, eldiven, şal vb. diğer eşyaları almanıza sebep oluyorsa Diderot etkisi altındasınız demektir. Yeni mantonuzla birlikte satın aldığınız diğer eşyalar da Diderot bütünlükleri ya da Diderot kümesi olarak isimlendirilir.

Sanırım yeni bir Diderot kümesi oluşmak üzere!

Bizim terastaki salıncağın nasıl Diderot etkisine sebep olduğuna ve beraberinde Diderot kümesi oluşturduğuna gelecek olursak… Her şey terasa aniden bir salıncak almamızla başladı. Burada “aniden” kelimesine vurgu yapmam gerekir. Zira Diderot etkisini başlatan da çoğunlukta aniden/plansız bir şekilde alınan eşyalardır. Literatürde bu tür plansız satın alımların “dürtüsel/tepkisel satın alma” olarak isimlendirildiğini de belirteyim. Aniden/plansız bir şekilde alıp terasa batık maliyet yanılgısı (bknz: bir önceki yazım) eşliğinde kurduğumuz salıncak çok kısa bir süre sonra tıpkı Diderot’un kırmızı ropdöşambırı gibi gözümüze yalnız (ama zirvedekilerin yalnızlığı gibi olanından) gelmeye başladı. Yanına salıncağa uygun saksılar, çiçekler, minderler, tabureler ve masa gerekiyordu. Biz de tıpkı Diderot gibi başladık Diderot kümesi oluşturmaya. Neyse ki bir süre sonra evin sadece terastan ibaret olmadığını anladık da Diderot’un düştüğü hata gibi varımızı yoğumuzu terasa seferber etmedik. Bu hikâyelerden yola çıkarak Diderot etkisinin arka planında çoğunlukla dürtüsel/tepkisel satın alımlar sonucunda elde edilen yeni eşyaların olduğunu söyleyebiliriz. Hatta bunu kısaca şu şekilde modelleştirebiliriz:

Tepkisel satın alma→Diderot Etkisi→Diderot Kümesi (aniden satın alınan yeni eşya ile birlikte yeni diğer eşyalar) ve belki sonrasında gelen pişmanlık...

Peki Diderot etkisinin de öncülü olarak değerlendirebileceğimiz tepkisel satın almayı neden yaparız? O da bir sonraki yazımın konusu olsun=)