Diderot’un kırmızı robdöşambrı
ile yaşadıklarını kaleme aldığı “Eski Robdöşambrımdan Ayrılmamın Pişmanlıkları”
başlıklı makalesini bilirsiniz. Bilmeyenler şu yazımı okuyabilirler. Yine de
yazıyı okumaya üşenenler ve konuyu hemen öğrenmek isteyenler için özet geçeyim:
Diderot, dönemin imparatoriçesi
için çalışmaya başlar ve yüklü bir maaş alır. Yüklü maaşını aldıktan sonra
yaptığı ilk işlerden biri kendisine yepyeni kıpkırmızı bir robdöşambr almaktır.
Gıcır gıcır robdöşambrını giyip çalışma masasına oturan Diderot kısa bir süre
sonra çalışma odasından rahatsızlık duymaya başlar. Çünkü çalışma masası
eskidir, çalışma koltuğu eskidir, çalışma odasındaki her şey eskidir. Oysaki
üzerindeki kıpkırmızı robdöşambr yepyenidir. Bu yüzden ortada ciddi bir
tezatlık hisseden Diderot, çalışma odasında eski ne varsa hepsini yenileriyle
değiştirmeye başlar. Amacı, odasındaki eşyaları yepyeni robdöşambrına
uydurmaktır. Bu yenileme işi Diderot’a pahalıya patlar ve elinde avucunda ne
varsa harcayıp bitirir. Bunun sonucunda Diderot, literatüre geçmiş şu ünlü
sözünü söyler: “Eski robdöşambrımın efendisiyken yenisinin kölesi oldum.”
Diderot’un içine düştüğü bu tüketim sarmalı literatüre Diderot etkisi olarak
girer.
Diderot’un kırmızı robdöşambrı
ile yaşadıklarına benzemese de “eşyanın kölesi olmak” noktasında Diderot’un
yaşadığıyla benzer bir eşya hikâyemi bu yazımda anlatmak istedim. Siyah mantomla
yaşadıklarımı…
Onu yıllardır Kadırga
Yokuşu’ndaki gotik eşyalar satan küçük bir dükkânın önündeki cansız bir
mankenin üzerinde görüyordum. Bu dükkân bazen uzunca bir süre kapalı kalıyor
bazen de açılıyordu. Dükkânın sahibi bu konuda kafasına göre takılıyordu. Bu
yüzden dükkânın açık olduğunu, siyah mantolu mankeni dışarda gördüğüm zaman
anlıyordum. Bu mantonun siyah kaşe ve yün karışımlı kumaşı, göğüs kısmında üç
adet büyük deri siyah yuvarlak düğmeleri, bilek kısmına doğru genişleyen
İspanyol kolları, kolları ile yakasının etrafını ve düğme kayışlarını
çevreleyen siyah güpür aplikeleri, sırt kısmında siyah saten ipten kurdelesi ve
kurdelenin çapraz geçirilip bağlanmasını sağlayan iki sıra hâlinde alt alta üç
adet metal tokası vardı. Bu siyah manto, yıllardır aynı cansız mankenin
üzerinde yokuştan geçen onca arabanın egzozuna ve kentin kirli havasına maruz
kalmış olmasına rağmen sapasağlam duruyor, gotik çekiciliğinden hiçbir şey
kaybetmiyordu. Bu çekiciliğe daha fazla kayıtsız kalamadım ve bir gün onu satın
almaya karar verdim.
Dükkânın sahibi mankenin
üzerinden bedenime (neyse ki) uygun olan mantoyu çıkarıp bana verirken,
“Sonunda sahibini buldu,” dedi. Aslında dükkâna girerken bu mantonun paketinden
çıkmamış bir eşi daha olduğunu ummuştum fakat dükkânda bu mantodan sadece bir
adet olduğunu, onun da mankenin üzerindeki yıllara meydan okuyan bu manto
olduğunu öğrendim. Bu yüzden mantoyu almakta biraz tereddüt ettim. Çünkü her ne
kadar manto sapasağlam dursa da yıllardır kentin kirli havasına, egzoza ve kim
bilir daha nelere şahitlik etmişti. Spiritüel biri olarak mantonun yüklenmiş
olabileceği olumlu ya da (daha çok) olumsuz her türlü enerji bir anda aklımdan
geçiverdi. Fakat bu tereddüdüm, dükkânın sahibinin sanki mantodan bir an önce
kurtulmak istiyormuşçasına mantoyu paketleyip bana vermesiyle son buldu. Artık
mantodan vazgeçemezdim. Çünkü adam mantoyu mankenden çıkarmış, paketlemiş yani
emek harcamıştı. Adamın bu çabasının karşılığını mantoyu satın alarak vermeliydim. Bu sırada Tüketici
Davranışları derslerimde yeri geldiğinde atıf yaptığım ve kısaca “iyiliğe
iyilikle karşılık vermeye motive olmayı” ifade eden ikna tekniklerinden biri
olan karşılıklılık prensibi aklıma geldi fakat ne de olsa terzi kendi söküğünü
dikemezdi. Lanet olsun şu karşılıklılık prensibi diye aklımdan geçirdim
ve mantoyu satın alıp dükkândan çıktım.
Eve geldiğimde ilk işim mantoyu
yıkamak oldu. Mantoyu sterilize ederek ona yüklenmiş yıllanmış enerjiyi
arındıramayacağımı düşünüyordum ama yine de üzerindeki fiziki kalıntıları
(koku, toz vb.) arındırmak bir bakıma içimi rahatlatacaktı. Mantoyu yıkadıktan
sonra açık havada kuruttum. Ertesi gün kurumuş mantoyu giyerek dışarı çıktım.
Açık havadan olsa gerek manto üzerimdeyken herhangi bir koku hissetmemiştim.
Fakat dolmuşta yanıma oturan kadın bir bana bir de mantoya uzun uzun bakıp eliyle burnunu kapatıp garip homurtular çıkarınca burnumu mantoya yaklaştırdım ve yıllar önce Louvre
Müzesi ziyaretimde camekânın içinde gördüğüm Ptolemaios dönemine tarihlenen (MÖ
332-30) Mısırlı bir mumyanın kokusuna benzer bir koku duyumsadım. Tüylerim
diken diken oldu. Tıpkı mumyanın camekândan taşan ürpertici kokusunu
duyumsadığımda olduğu gibi ürperdim. Bir an önce ineceğim durağa varıp
dolmuştan kendimi atmak istedim. Sanki bu ürpertici koku tüm dolmuşa yayılacak,
herkesin gözü bana çevrilecek, insanlar bu kokudan kurtulmak için üstümü başımı
parçalayacak gibi hissettim. Normalde kentte arabayla bir yerden bir yere
ulaşmak çok kısa sürse de o gün ineceğim durağa varmak sanki bir yıl gibi
geldi. Sonunda durağa vardık ve dolmuşta başka bir boş yer olmamasına ve elinde
yükler olmasına rağmen yanımdan kalkıp yolculuğuna ayakta devam etmekte olan
kadının dik bakışları ve homurtularını ardımda bırakarak dolmuştan kaçarcasına
indim.
Eve her geldiğimde koştur koştur
yanıma gelen, beni koklayarak bana öpücük konduran kedim Tılsım o gün beni
öpmek şöyle dursun yanıma bile yaklaşmadı. Hatta manto üzerimdeyken sanki bana
garip garip bakmış, mantoyu çıkardığımda dahi bu garip ve uzun bakışlarını
sürdürmüştü. Bu durum beni daha da ürpertmişti (ne de olsa son derece spiritüel
varlıklar olduğunu düşündüğüm kedilerin her zaman doğru bir bildikleri vardır).
Tılsım’ın bu davranışlarının da etkisiyle mantonun ürpertici kokusundan
evdekilere de bahsettim. İki saat boyunca yıkanmış olmasına rağmen çıkmayan bu
“tanımlayamadığım” ürpertici kokuyu duyumsaması için annemden mantoyu
koklamasını istedim. Kokuyu duyumsayınca annem, “Ee nolacak kızım! Yıllardır o
izbe dükkânın içinde kapalı kala kala rutubet sinmiştir. Tekrar yıkayalım
geçer,” dedi. Annemin rasyonel açıklaması içime su serpti çünkü spiritüel ben,
çoktan mantonun mumyanın ürpertici kokusuna benzer inatçı kokusu ve dükkân
sahibinin mantodan kurtulmak istercesine aceleci tavrını bunca yıl izlediğim
korku filmi senaryolarıyla birleştirmiş ve mantonun lanetli olduğuna karar
vermiştim. Bir anda bu lanet senaryolarını bir kenara bırakıp mantoyu ikinci
kez yıkadım.
Ertesi gün kuruyan mantoyu
kokladığımızda yine aynı ürpertici kokuyu duyumsadık. Bu sefer annem de gözüme
biraz işkillenmiş gibi görünüyordu. “Allah Allah! Hâlâ çıkmamış bu koku. Koyun
yününden mi ördüler ne yaptılar acaba?!” dedi annem. “Derisinin kokusu olabilir
mi? Ya da rutubet hâlâ çıkmamış olabilir,” diye ekledi babam. Bense rasyonel
sayılabilecek bu olası sebeplere hiç de yakın değildim. Lanet senaryosuna ışık
hızıyla dönmüştüm. Üzerime bir kere giydim. Bu lanet bana bulaştıysa…
Ürpertici koku vücuduma sindiyse ve hiçbir zaman çıkmazsa?!... gibi türlü
türlü düşünceler aklımdan geçerken annemin sesiyle kendime geldim. “Karbonatlı
suya basalım, bir gece kalsın suda. Sonra makinede sıkmaya alırız. Rutubet
böyle geçiyormuş,” dedi annem. Google amca sağ olsun, her türlü bilgi mevcut… “Tamam
bir de öyle deneyelim,” dedim. Yeter ki şu mumya kokusu çıksın gitsin…
O gece rüyamda sırtımdan
kancalarla asıldığım, Koku: Bir Katilin Hikâyesi filmindeki Jean-Baptiste
Grenouille gibi herkes tarafından dışlandığım, Labirent filmindeki
Sonsuz Pis Koku Bataklığı içine düşerek sonsuza kadar pis kokmakla
lanetlendiğim ve The Nun filmindeki korkunç rahibe formunda içinde insan
olmayan siyah bir manto tarafından kovalandığım kabuslar gördüm. Sabah ter
içinde uyandığımda hava almak ve kendime gelmek için koşa koşa balkona çıktım.
Balkonda ilk gördüğüm, çamaşır ipinde kurumakta olan siyah mantoydu. O an
mantoyu atmak hatta yakmak istedim. Manto sadece dünya aleminde değil rüyalar
aleminde de beni rahat bırakmamıştı. Kaç gündür hem uyanık hem de uykudayken
psikolojimi bozmuştu. Onu defalarca farklı tekniklerle yıkarken fiziki, kokusu
yüzünden tuhaf bakışları üzerime çekerek hatta onun yüzünden kabuslar görerek
psikolojik eziyet çekmiş, resmen onun kölesi olmuştum. Oysaki eski mantom öyle
miydi?! O her zaman beni sıcak tutar, mis kokardı. Kötü bakışları ve
homurtuları üzerime çekmez, güzel kumaşıyla hayranlık uyandırarak bana övgüler
aldırırdı. Hem bana da çok yakışıyordu.
Eski mantomun efendisiyken
yenisinin kölesi oldum. Diderot, seni bu noktada çok iyi anlıyorum diye
aklımdan geçirirken bir hışımla mantoyu çamaşır ipinden çekip aldım. Tam çöpe
atmak için mantoyu dertop ederken mantonun eski mumya kokusundan eser
kalmadığını fark ettim. Mantonun her yerini kedi gibi detaylıca kokladım. Eski kadim ve ürpertici kokudan eser yoktu. Manto elimdeyken Tılsım yanıma
geldi. O da mantoyu kokladı. Artık mantodan uzak durmuyor, herhangi bir eşyayı
kokladığı gibi onu kokluyordu. Tılsım’ın mantoya yaklaşması ve onu koklaması
içime su serpmişti. Sanki mantonun üzerindeki lanet kalkmıştı. Bir anda
içimdeki sıkıntı yok oldu. Mantomun yere düşen siyah saten ipini alıp sırt
kısmındaki metal tokalara geçirmeye başladım. Bu sırada sırtımdan kancalarla
asıldığım kabusumu anımsadım. Sevgili bilinçaltım, sen gerçekten de değme
senaristlere taş çıkartırsın diye aklımdan geçirdim. Mantomu büyük bir
hevesle üzerime giydim. Biraz sonra annem geldi, “Hâlâ koku var mı?” diye
sordu. “Kokla bak, hiç koku kalmamış,” dedim. “Demek ki karbonatlı su işe
yaradı. Rutubeti gitmiş bak,” dedi annem.
Mantodan giden rutubet mi yoksa
lanet mi bilemem. Ama bildiğim bir şey var. O da artık siyah mantomun kölesi
olmadığım=)